22/10/2007 · Kategori: dini bilgiler
Namazdaki sure ve dualar Allah ile kul arasında sonsuz ve sınırsız muhabbettir; huzurla dolu sohbettir. Sure ve duaları okurken namaz kılan kişi, Allah'a kavuşma ve O'nunla bütünleşme duygusunu yaşar.
Subhaneke duasında namaz kılan kişi, "Allah'ı hamd, övgü, şükür ve takdir içerisinde tesbih ediyorum.'' dediğinde Rabbi, O'na 'Ben de seni hamd, övgü, takdir ve şükür içerisinde anıyorum, seni övülmüş kullarımın içerisine katıyorum. Bana dost ve övülmüş kullarımla beraber senin ey kulum, iki cihanda dereceni yükseltiyorum.' müjdesini verir.
"Senin adın ne yücedir, Senin şanın ne büyüktür.'' (Ve Tebareke's-müke ve Teala ceddüke) dediğinde Rabbi O'na 'Senin adını ve şanını iki cihanda maddi ve manevi alanda yücelteceğim.' müjdesini sunar. Bu niyaz bize Kevser Suresi'ni hatırlatır. Müşrikler Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) 'Sen öleceksin Senin adın, şanın şöhretin Seninle beraber yok olacak, soyu kesik Muhammed!' diye sataşırken Rabbi, Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) "Adı şanı yok olacak Sana kin tutandır, Ey Muhammed.'' (Kevser 108/3) diyerek ona destek oluyordu. İşte biz de Rabb'imizi ''Senin adın ne yücedir, Sen'in şanın ne büyüktür.'' diye yücelttiğimizde Kevser Suresinde Rabb'imizin Rasulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği müjde bizim için de geçerli olabilecektir. Rabb'imizin adını ve şanını yüceltirken bizler de iki cihanda adımızın şanımızın hiç unutulmayıp dostlar ve övülmüşler kervanında ölümsüz bir kul olma şerefine nail oluyoruz. Bir insanın namazı iki cihanda amel defterini kapatmayacak en büyük mucizedir.
Namaz kılan insan, "Senden başka ibadet edecek yoktur.'' (Vela ilahe ğayruk) dediğinde kul Rabbine "Rabb'im ibadet ve itaat edeceğim, sonsuz sevgi, şefkat ve huzurun hazzını yaşayacağım tek dostum ve sevgilim Sensin.'' diye niyazda bulunmaktadır. Rabbi kulunun bu niyazına karşılık ''Seni razı olmuş ve razı olunmuş hayırlı kulların arasında dostluk ve rıza makamına erdireceğim.'' "Ey huzura ermiş nefis Rabb'inden razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabb'ine dön iyi kullarımın arasında gir cennetime.'' (Fecr 27-30) ayetindeki müjdeyi kuluma sunacağım." der.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
24/6/2007 · Kategori: dini bilgiler
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
15/6/2007 · Kategori: dini bilgiler
RAHMAN VE RAHiM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
ONLAR HALA CAHiLiYE DEVRiNiN HUKMUNU MU iSTiYORLAR? KESiN OLARAK iNANACAK BiR TOPLUM iCiN, KiMiN HUKMU ALLAH'INKiNDEN DAHA GUZELDiR?
MAiDE SURESi 49
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
2/6/2007 · Kategori: dini bilgiler
MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ
arkadaşım özdemir in kadının dinizimdeki eşine karşı görevleri yazısını okuyunca bende erkeklerin eşlerine görevleri hakkında yazmam gerek diye düşündüm ve bu konuyu çeşitli kaynaklardan seçerek aldım. Peygamber Efendimizin nasıl bi aile hayatını olduğunu araştırıp kendimize örnek alırsak evliliklerimizde ki sorunlarımızı karı-koca daha çabuk çözebiliriz diye düşünüyorum öyle değilmi?
|
"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır." (2/Bakara, 228). Hanımını, Rabbinin emâneti olarak alan ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edinen koca da, karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm'ın aile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı, ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira, bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/avukatı olmak suretiyle İlâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir. Yüce Rabbimiz, aile reisliğinin mutlak bir hâkimiyet demek olmadığını açıklayarak şöyle emreder: "Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmazsanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş olur." (4/Nisâ, 19). Anlayışlı ve şefkatli bir eş olmanın en güzel örneklerini sunan Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bir mü'min, mü'mine hanıma buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir." (Müslim, Radâ 61; Müsned II, 329) "Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır." "Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin." (Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11) "Kıdınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah'tan emânet olarak aldınız." (Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84) Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve namusunu zina yapmaktan koruyacaktır (Bkz. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30). Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır. "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır." (4/Nisâ, 34). Âyette geçen "kavvâm" kelimesini 'hâkim' diye tercüme etmek yanlıştır. Eğer Allah'ın muradı bu olsaydı, yine Arapça olan "hâkim" kelimesini kullanırdı; ama "kavvâm" kelimesini kullanmış. Bu kelime, Türkçedeki kayyim kelimesiyle aynı köktendir. Kayyim, tayin edildiği kurumu keyfine göre yönetmez. Hakimin gösterdiği doğrultuda yönetir. İşte evi üzerinde "kavvâm" olan erkek de aileyi kendi keyfine göre yönetemez; Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılar. Erkekler, kadınların kavvâmı, yani Allah'ın hükümleri çerçevesinde onların yöneticisi ve koruyucusudur. Kayıtsız şartsız hâkimiyet, ancak Allah'ındır (12/Yûsuf, 40). Ailede uyulması gereken İlâhî kurallara muhatap olmada kadınla erkek eşit statüye sahiptir. Ailede Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılma yetkisi kocaya verilmiştir. Evin reisi, Allah'ın koyduğu kurallara göre aileyi yönetecek ve Allah'ın hükmüne zıt bir emir ve yasak koymayacaktır. Eğer İlâhî emir ve yasakları çiğneyen bir istekte bulunursa, hanım bu isteğe itaat etmeyecektir. "Allah'a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz." (Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40). Kadının kocasına itaati, mutlak değil; helal ve meşrû konularda, Allah'ın hükmü doğrultusundadır ve itaat, daha çok kocanın cinsî konulardaki istekleriyle ve temel dinî hususlarla ilgili olarak değerlendirilmelidir. Her konuda İslâm'la câhiliyye arasında büyük farklar vardır. İslâm, vahiy kaynağından ilham almayan kanunlar ve geleneklerden farklı olarak aile kurumunu değerlendirir. Aileyi, içinde Allah'a ibâdet edilen bir mâbed olarak tanıtır. Öyle mâbed ki, orada yapılan her müsbet iş, ibâdettir. Erkeğin, ailesinin nafakasını temin etmesi, hanımına ve çocuklarına şefkat göstermesi büyük bir ibâdet olarak vasıflandırıldığı gibi; kadının itaati, sevgi dolu bir bakışı da bir ibâdet olarak takdim edilmiştir. En doğal bir davranış olan cinsî ilişkiler dahi, hayırlı bir amel, yani bir sevap olarak kabul edilmiştir. Hele çocuk dünyaya getirmek ve o çocukları İslâm'ın istediği gibi güzel terbiye ile yetiştirmek, çok büyük ecir ve mükâfatla karşılık verilecek olan büyük bir ibâdettir. Aile yuvası kuran nice insan, Batı tarzı bir yaşayışın ve propagandanın etkisiyle çocuk istememekte veya bir, ya da ikiden fazlasını yanlış görmektedir. Bu davranış, meşrû bir mâzerete dayanmadıkça dinimizin hoş görmediği bir anlayıştır. Çocuk, dünya nimetleri içinde çok önemli bir yer tuttuğu, evin neşe ve huzurunu temin ettiği gibi, âhiret saadetine de sebep olabilir. Yuvanın temelini sağlamlaştırdığı gibi, özellikle anneleri evine bağlar. Ev kadınının ulu orta çarşı-pazarı sıkça dolaşıp, başkalarını fitneye düşürmesine engel olur. Batılı ve Batıya özenen hanımlar, eğlenceye engel olduğu, gönüllerince gezip tozmaya, lüzumsuz işlerle veya televizyon karşısında vakit öldürmeye, nefislerini azgınlaştıran başı boşluğa engel olduğu için çocuk istememektedir. Yine Batılılar, kendi ülkelerinde vatandaşlarına çocuk başına extra para verip çocukların artmasını teşvik ederken; özellikle müslümanların yaşadığı ülkelere doğum kontrolünü ve az çocuğu teşvik etmektedir. Azıcık aklı olanlar, bunun emperyalizmin bir oyunu olduğunu hemen anlarlar ve oyuna gelmezler. Boşanmanın ve geçimsizliğin önüne geçmede çocuğun rolünü dikkate alırlar. Hanımların eve bağlanıp hayırlı işlerin en önemlilerinden olan insan yetiştirmeye çalışmalarının kıymetini ve ecrini bilirler.
Kocanın görevleri: 1. Aile müdüriyeti: Çünkü o, bedenen daha kuvvetlidir ve aileyi idare etmek için daha güçlüdür. Kadın, tıpkı gül gibidir; gül, yakıcı güneşe, rüzgâra ve kasırgaya dayanamadığı gibi kadın da, ağır ve yıpratıcı sorumluluklara dayanamaz. İmam Ali (a.s.), oğlu İmam Müçteba'ya şöyle vasiyet etmiştir: "Kadına, şahsî işlerinden fazlasını yükleme. Çünkü o, reyhandır; kahraman değildir." Erkeğin sorumlulukları, sadece ailenin geçimini sağlamakla sınırlı değildir. Aile fertlerine doğru yolu göstermek, eğitim ve terbiyelerine nezaret etmek, onlara iyiliği emretmek, ahlâkî yönden sapmalarına engel olmak vs. erkeğin önemli vazifelerindendir. Dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Erkeğin aile müdüriyetinde başarılı olması, ancak aile fertlerinin gönüllerine taht kurmasıyla mümkündür. 2. Ailenin geçimini sağlamak: Evin asıl işlerini idare etmek kadının sorumluluğunda olduğu için, doğal olarak erkek de ailenin geçimini temin etmelidir. Ancak bunu minnetsiz bir şekilde yapmalıdır. Çünkü bu, aile reisliğinden dolayı üzerine düşen bir görevdir. 3. Aileyi rahat yaşatmaya çalışmak: Aile bireyleri, geçimlerinin temininin yanında nispî bir refah içinde yaşayabilmeleri için erkeğin cömertliğine muhtaçtırlar. Bu yönden bir kısma ve kısıtlamayla karşı karşıya kalırlarsa, birçok ruhsal ve bedensel darbeye maruz kalırlar. Ancak aileyi rahat yaşatmak, savurganlık yapmak ve israf etmek anlamına gelmemektedir. Bunun anlamı, cimrilik yapmamak ve erkeğin ekonomik imkânlarına uygun biçimde aileyi refah içinde yaşatmaya çalışmaktır. İmam Rıza (a.s.) buyuruyor ki: "Erkeğin, ailesinin geçimini kısmaması gerekir ki ölümünü arzu etmesinler." 4. Diktatörlükten sakınmak: Erkek, her ne kadar ailenin reisi ise de, emir ve nehiyde bulunmaktan sakınmalıdır; eşinin ve çocuklarının görüşlerini dikkate almalıdır. Kendini beğenmişlik ve yersiz sıkmalar, ailede diktatörlük düzeninin hâkim olmasına sebep olur; sağlıklı aile ilişkilerine ve çocukların doğru biçimde eğitilmesine zarar verir. Bu husus o kadar önemlidir ki Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Mümin, ailesinin yemek istediğini yer. Ama münafık, kendi yemek istediğini ailesine yedirir."
|
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
24/5/2007 · Kategori: dini bilgiler
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde, şifanın üç şeye münhasır bulunduğunu, bunlardan birinin bal şerbeti içmek olduğunu ifade ederek baldaki harikulâdeliğe dikkat çekmiştir.
Gerçekten de bal, muhtevasındaki karbonhidrat, protein, kalsiyum fosfor, demir, B ve C gibi vitaminleri, bazı enzimler ve daha bir çok hususiyetleriyle vazgeçilmeyecek, fıtri, son derece faydalı fakat zararsız bir ilaçtır.
Birgün Peygamber Efendimize bir şahıs gelerek “kardeşim ishal oldu; ne yapayım?” diye sorduğunda Efendimiz de ona bal şerbeti içmesini tavsiye buyurmuştur. Gerçektende bugün eski uygulamaların aksine, ishalli durumlarda çocuklara “oral rehidratasyon solüsyonları” denen şekerli-tuzlu sıvılar verilmektedir. Gaye, hem çocuğun sıvı ihtiyacını gidermek, hem de ishalle kaybettiği sodyum gibi elektrolit açığını kapamaktadır. Baldaki elektrolit miktarını incelediğimizde görüyoruz ki, Efendimiz’in tavsiye ettiği bal şerbeti ishalli durumlarda kullanılabilecek en ideal bir “oral rehidratasyon solüsyonu”dur.
Şişmanlık bir çok hastalıkları da beraberinde getirmektedir. Son araştırmalar neticesinde şişmanlarda yüksek olan kolesterol seviyesinin damar sertliğine sebep olduğu, buna bağlı olarak da damar sertliği, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, böbrek ve göz hastalıklarının meydana geldiği tespit edilmiştir. Dengeli beslenme mevzuunda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini Yüce Rehberimiz (s.a.v) asırlarca önce şu kutlu sözleriyle belirtmişti: “Çok yemek kötü bir şeydir.” “İnsanoğlunun midesini iyice doldurmasından daha zararlı bir şey yoktur.”
Hikmetsiz olarak hiçbirşeyin yaratılmadığı, ilmi araştırmaların da ortaya koyduğu bir gerçek olmasına, hatta Yüce Rehberimiz’in (a.s.m) ekolojik dengeye işaretle “Eğer köpekler bir ümmet olmasaydı, öldürülmelerini emrederdim” diyerek, canlılar halkasındaki sırlı dizilişe dikkat çekmesine rağmen, onlarla aramızda devamlı olarak belli bir mesafenin de gözetilmesi için “Köpek giren eve melaike girmez” ikazını verdiğini görüyoruz. Böylece herşeye karşı “Mazarratları def etme ve menfaatları celbetme” prensibinden hareketle hassas dengeyi korumanın metodunu keşfetmenin ehemmiyetini gene o Eşsiz Rehberimiz’in ibretli ve hikmetli ifadelerinden öğrenmiş oluyoruz.
Asrımızda çeşitli ilim adamlarının yaptıkları tecrübe ve araştırmalar göstermiştir ki, pişirmek kaydıyla soğan ve sarımsağın damar sertliğini mühim ölçüde azalttığı görülmüştür. Ayrıca pişirilmiş sarımsağın kanda lipid (yağ) artmasına mani olduğu ve kan pıhtılaşma bozukluklarını da bir ölçüde engellediği, yüksek tansiyonlu kişilerde ise tansiyonun düşmesine yardımcı olduğu müşahede edilmiştir. Nitekim ondört asır önce Efendimiz (s.a.v) de bir hadislerinde sarımsağın pişirilerek yenilmesini tavsiye etmiştir
Efendimiz sürmenin gözü kuvvetlendirdiği, göz hijyeninde kullanılabileceğini, hastalıklara karşı gözü koruyacağını ifade etmiştir. Araştırıldığında görülecektir ki, sürmedeki antimon diğer ağır metallerde olduğu gibi bakteriler üzerine tesirlidir. Ve günümüzde kullanılan göz merhemlerinin bileşiminde bulunan çinkonun sürmenin yapısında da olduğu müşahede edilir.
Bugün, sağırlık, albinizm, şizofreni, çeşitli damar anormallikleri ve zeka geriliği gibi çeşitli hastalıklarla yakın akraba evlilikleri arasındaki münasebet ilim çevrelerince birçok defa vurgulanmıştır. Buraya bir nokta koyduktan sonra şimdi Mutlak Rehber´in sözüne kulak verelim: “Yakın akrabalarla evlenmeyin zira çocuk zayıf olur.” Zaten “İlahi Beyan da evlenilmesi yasak olan akrabalıkları açıklayarak bu hususu izah etmiştir
Peygamberimiz (s.a.v.) suyun oturarak içilmesinin daha iyi olduğunu buyurmuşlardır. Midenin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta içilince waldeyerin mide caddesinden doğrudan onikiparmak bağırsağına geçen su, oturur pozisyonda içilince midede bir süre kalmakta ve midedeki asid salgının tesiri ile içindeki mikroplar ölmektedir
Efendimiz bir hadislerinde “ara sıra aksırınız, eskimiş hastalıklarınız iyileşir” buyurmuşlardır. Uzun süre aksırmakla hastalıklar arası alaka anlaşılamadı. Fakat sonra öğrenildi ki, hipotalamustan geçen tek refleks aksırma refleksidir ve hayati bazı merkezlerin bulunduğu hipotalamusun uyarılması ile birçok hayati mekanizma tenbih edilmektedir.
Göz basıncının yükselmesi ile meydana gelen Glokom hastalığının neticesi körlüğe kadar gidebilir. Bu hastalıkta muhtelif ilaçlar kullanılmaktadır. Efendimiz (s.a.v) mantarın kesilerek veya suyunun akıtılarak göze tatbikini tavsiye etmiştir ki, içinde bulunan muskarin, göz hastalıklarında yer elması yenmesini tavsiye etmiştir ki ihtiva ettiği inulin glokom tedavisinde kullanılan ilaçlardandır.
Ateşi düşürmede deriyi su ile soğutma tıpta sık kullanılan bir metodudur ve “periferik soğutma” adını alır. Hastanın bütün vücudunu soğuk suyla yıkamakta da tercih edilebilir. Efendimiz (s.a.v) 1400 yıl önce “Ateşli hastaları soğuk su ile yıkayınız” diyerek bu metoda işaret etmiştir.
Fırçanın henüz bahis mevzuu edilmediği bir dönemde Zaman ve Mekanın Efendisi (s.a.v) misvak kullanmayı tavsiye etmişlerdir. Nitekim misvak mikrop öldürücü, tükürük salgısını arttırıcı hususiyetlerinin bulunması, pHı aorak pHı ile aynı olduğu için ağız içi dengesini bozmaması, kullanımı kolay ve ekonomik olması sebebiyle tercine şayan bir diş temizleme vasıtasıdır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
« Önceki ::
