8/12/2007
Onlara Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında sağır ve kör gibi davranmazlar.
Furkan Sûresi, 25:73
BU ÂYET, önceki ve sonraki âyetlerle birlikte, “Rahmân’ın kulları” olarak nitelenen seçkin insanların özelliklerini anlatıyor.
“Rahmân’ın kulu” olarak nitelenmek, hele bu niteleme Kur’ân tarafından yapılıyorsa, insan için düşünülebilecek en büyük mazhariyettir. Çünkü bunda Rahmân’a mensubiyet ve o Rahmân tarafından kabul edilme ve övülme şerefi vardır.
Âyetin anlattığı kimseler ise bu şerefe durup dururken erişmemişler, birtakım özellikleri ve davranışları nedeniyle nail olmuşlardır. O özelliklerden biri de, bu âyette belirtildiği gibi, Rablerinin âyetlerine karşı duyarlı davranmaktır.
Elbette ki kula yaraşan şey de bundan başkası değildir. Ona Rabbinin âyetlerinin hatırlatılması demek, o Rahmân’a muhatap olduğunun hatırlatılması demektir. Bu kadarı, bir kulun tüylerini ürpertmeye yetmez mi?
Âlemlerin Rabbi, bir damla sudan yarattığı insana kendi dilediği gibi bir şekil vermiş, ona can bağışlamış, ruh üflemiş, konuşmayı öğretmiş, sonra huzuruna alarak ona hitap buyurmuştur. İçimizden birine “Kur’ân’da şöyle buyuruluyor” dendiği vakit, bu, “Rabbin sana diyor ki” anlamını taşır. Dünyaca büyük bir makam sahibinin emri ulaştığında hemen kendisine çeki düzen veren insana, Yer ve Göklerin Rabbinden ulaşan bir hitap karşısında, elbette bundan daha büyük bir saygı göstermek yaraşır.
Tabii, bu tespit, “Rahmân’ın kulu” olarak nitelenmenin ne anlama geldiğini bilenler içindir. Böyle bir şerefi umursamayanların davranışına ise, âyette “sağır ve kör” nitelemesiyle işaret edilmiştir. Bunda ise önemli bir ders vardır:
Hakka kulak verenler, kör ve sağır gibi davranmazlar. Onların gözleri de, kulakları da açıktır ve Rablerinin âyetlerine karşı duyarlıdır. Onlar, bizzat kendi seçimleriyle, kendi iradeleriyle Rablerine teslim olmuş, Onun âyetlerine kulak veren insanlardır. Bu yüzden körlük ve sağırlık gibi bir nitelemeden uzak kalmışlardır.
Hakka kulak tıkayanlar, Rablerinin âyetlerine karşı duyarsız davrananlar ise, âyetin ifadesine bakarsak, “sağırlık ve körlük eden” insanlardır. Körlük edenin göze, işitmeyenin kulağa ne ihtiyacı var? Eğer bu davranışlar Rabbine karşı bir inatlaşma şeklinde sürüp giderse, artık o gözler de, kulaklar da mühürlenmeye hak kazanmış olur ki, “Allah onların kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti” meâlindeki âyetler işte bu hakikate işaret eder. Yani, Allah’ın mühürlemesi, o kulların kendi tercihlerinin sonucudur; yoksa, Allah onları mühürlediği için böyle davranmış değillerdir.
Onlar kendi talihsizliklerine kendileri sebep oldukları gibi, Kur’ân’da “Rahmân’ın kulları” tanımına lâyık görülen insanların böyle bir şerefe erişmelerinde de bu kulların kendi davranışları rol oynamıştır. Gerçi böyle bir şeref, bir kulun kendi çabasıyla ulaşabileceği birşey değildir; ancak Allah onlara bu şerefi, kendi âyetlerine kulak verdikleri için bağışlamıştır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, kulak vermek demek, sadece dinlemek demek değildir, işitilen şeyin gereğini yapmak demektir.
Kur’ân “Kör gibi davranmazlar” diyor. Demek ki, hatırlatılan âyetlerin gereğinde, gözün görmesi gereken şeyler vardır. Rabbinin âyetleri—ister Kur’ân âyetleri, ister kâinat kitabının âyetleri olsun—neyi gösteriyorsa, Rahmân’ın kuluna yaraşan şey oraya ibret gözüyle bakmak ve görülecek şeyi görmektir.
Kur’ân “Sağır gibi davranmazlar” diyor. Âyetleri işittiği, hattâ ona kulak verirken saygıda kusur da etmediği halde, insan işittiği şeyin gereğini yapma konusunda bir çaba göstermezse, bu da bir sağırın tepkisinden çok farklı bir davranış olmaz. “Sağır gibi davranmayan adam” demek, işittiği şeyin eserini davranışlarına yansıtmaya çalışan adam demektir.
Bunun kolay bir iş olmadığında şüphe yoktur. Allah’ın âyetlerine kulak vermek ve onların hepsine azamî mertebede uymak pek az kimseye nasip olur. Fakat çok şükür ki, bizden beklenen bu kadar büyük birşey değildir.
Bizden beklenen, sadece, “sağır ve kör gibi davranmamaktır.”
Yani, Kur’ân’ın gösterdiğini görmek, söylediğini can kulağıyla dinlemek…
Ve her bakışta, her dinleyişte bir kusur düzeltmek, bir günahtan dönmek, Kur’ân’ın sonsuz güzelliklerinden birini daha hayatımıza katmak, iyiye doğru bir adım daha atmak…
Mükemmel olmak elimizde değil; bunu biliyoruz. Fakat mükemmele doğru küçücük adımlar atmak elimizdedir.Bakarsınız, bu küçücük adımlarla biz de Rahmân’ın kullarından bir kul oluvermişiz!
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
8/12/2007
Anne adayının gebeliğin 20. haftasından önce, bebek henüz 500 grama ulaşmadan yaşadığı iki veya daha çok sayıda düşük “tekrarlayan düşükler” olarak adlandırılıyor.
Son yıllarda üreme sağlığı ve immünoloji (bağışıklık bilimi) alanında kaydedilen gelişmeler, tekrarlayan düşük vakalarında bağışıklık sisteminin önemli rol oynadığına işaret ediyor.
Anatomik, hormonal ve genetik nedenlere, enfeksiyonlara, çevresel faktörlere bağlı olmayan düşükler ‘nedeni izah edilemeyen düşükler’ olarak tanımlanıyordu. Ancak son yıllardaki gelişmeler bu düşüklerin yüzde 80’inin bağışıklık sistemindeki bozukluklara bağlı olabileceğini ve bu vakaların birçoğunun yeni tedavi yöntemleriyle önlenebileceğini gösteriyor.
İnsan vücudu yabancı maddeleri reddeder. Oluşan embriyodaki özelliklerin yarısı anneden yarısı babadan geldiği için embriyo da anneye yabancıdır. Gelişen embriyo trofoblast adı verilen hücreler ile rahmin iç tabakasına tutunur ve beslenir. Bu sırada annenin vücudunda bu hücrelere karşı antikorlar oluşur. Normal gebeliklerde, oluşan bu antikorlar maskelenir ve baskılanarak embriyoya zarar vermez. Bu baskılamayı, bloke edici antikorlar gerçekleştirir. Cinsel ilişki sırasında erkeğin spermi ile temas eden kadınlarda spermin içerdiği yabancı proteinlere karşı antikorlar oluşur. İşte oluşan bu antikorlar bloke edici antikorlardır. Bunlar gebelik sırasında embri- yoya karşı oluşan zararlı antikorları baskılayarak gebeliğin devam etmesini sağlar. Bazı çiftlerde eşlerin immünolojik (bağışıklık sistemi) yapısı çok benzer olduğu için bloke edici antikorlar oluşmaz ve düşükler yaşanabilir.
Yorum (1)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Namazdaki sure ve dualar Allah ile kul arasında sonsuz ve sınırsız muhabbettir; huzurla dolu sohbettir. Sure ve duaları okurken namaz kılan kişi, Allah'a kavuşma ve O'nunla bütünleşme duygusunu yaşar.
Subhaneke duasında namaz kılan kişi, "Allah'ı hamd, övgü, şükür ve takdir içerisinde tesbih ediyorum.'' dediğinde Rabbi, O'na 'Ben de seni hamd, övgü, takdir ve şükür içerisinde anıyorum, seni övülmüş kullarımın içerisine katıyorum. Bana dost ve övülmüş kullarımla beraber senin ey kulum, iki cihanda dereceni yükseltiyorum.' müjdesini verir.
"Senin adın ne yücedir, Senin şanın ne büyüktür.'' (Ve Tebareke's-müke ve Teala ceddüke) dediğinde Rabbi O'na 'Senin adını ve şanını iki cihanda maddi ve manevi alanda yücelteceğim.' müjdesini sunar. Bu niyaz bize Kevser Suresi'ni hatırlatır. Müşrikler Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) 'Sen öleceksin Senin adın, şanın şöhretin Seninle beraber yok olacak, soyu kesik Muhammed!' diye sataşırken Rabbi, Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) "Adı şanı yok olacak Sana kin tutandır, Ey Muhammed.'' (Kevser 108/3) diyerek ona destek oluyordu. İşte biz de Rabb'imizi ''Senin adın ne yücedir, Sen'in şanın ne büyüktür.'' diye yücelttiğimizde Kevser Suresinde Rabb'imizin Rasulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği müjde bizim için de geçerli olabilecektir. Rabb'imizin adını ve şanını yüceltirken bizler de iki cihanda adımızın şanımızın hiç unutulmayıp dostlar ve övülmüşler kervanında ölümsüz bir kul olma şerefine nail oluyoruz. Bir insanın namazı iki cihanda amel defterini kapatmayacak en büyük mucizedir.
Namaz kılan insan, "Senden başka ibadet edecek yoktur.'' (Vela ilahe ğayruk) dediğinde kul Rabbine "Rabb'im ibadet ve itaat edeceğim, sonsuz sevgi, şefkat ve huzurun hazzını yaşayacağım tek dostum ve sevgilim Sensin.'' diye niyazda bulunmaktadır. Rabbi kulunun bu niyazına karşılık ''Seni razı olmuş ve razı olunmuş hayırlı kulların arasında dostluk ve rıza makamına erdireceğim.'' "Ey huzura ermiş nefis Rabb'inden razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabb'ine dön iyi kullarımın arasında gir cennetime.'' (Fecr 27-30) ayetindeki müjdeyi kuluma sunacağım." der.
Yorum (0)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
22/7/2007
Tebessumle sabahleyin gun dogarken kainata baksam selamunaleykum
desem...
Tebessumle mukemmelce dogusunu,kainati aydinlattigini temasa
etsem Allah sevgisiyle...
Tebessumle ciceklere baksam gulerek hayata selamunaleykum
demelerini,dua ve zikredislerini tefekkur etsem sonsuz sevgiyle...
Tebessumle kuslara baksam oterek kainati senlendirdiklerini,dua ve
zikredislerini tefekkur etsem sonsuz sevgiyle...
Tebessumle topraga baksam gunesin aydinlatmasiyla Sani-i
Zulcelal'i tesbihlerini ve dualarini o an mukemmelce
hissedebilsem...
Tebessumle suya baksam,gunesin isIklariyla zerrelerin mukemmel
Allah'i tesbih ve dua edislerini sonsuz sevgiyle tefekkur etsem...
Tebessumle kainatin tum zerrelerine tefekkur etsem, Allah sevgisini ve
O'na dua edislerini,zikredislerinive ibadetlerini tum
pariltilariyle hissedebilsem,temasa edebilsem....
Ki!ne kadar guzel ve mukemmel bir sonsuz guzellik ve sevgi olur
degilmi!!!
Allah bizleri bu guzellik ve mukemmelliklerden istifade edenlerden eylesin
Ki! O'nun sevgili ve hakiki kulu olabilelim insallah...
Sonsuz sevgiyle ve sonsuzca amin....
selam ve dua ile....
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
22/7/2007
1-BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ
2-DAHA GENCİZ.
3-ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.
4-ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.
5-EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.
6-ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.
7-BİR ŞEY OLMAZ Allah(C.C) AFFEDER.
8-BU KADAR GÜNAHTAN SONRA BİRAZ ZOR AFFEDİLİRSİN.
9-FAZLA DÜŞÜNME KAFAYI YERSİN.
10-CEHENDEMDE BİR SÜRE YANDIKTAN SONRA CENNNETE GİRMEYECEKMİYİZ. (Sanki kibrit çöpünün ateşine dayana biliyormuş gibi)
11-BİZ BÜYÜKLERİMİZDEN BÖYLE GÖRDÜK.
12- AMAN HA DİKKAT BEYNİNİZİ YIKAMASINLAR
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı